Beklentisiz Eylem ve Rutini Kıran Özgürlük

Anasayfa > Haberler > Beklentisiz Eylem ve Rutini Kıran Özgürlük

AKADDER Başkanı Rabia Aldemir’in Nevşehir Kozaklı’da düzenlenen hizmet içi eğitim programı kapsamında Rutinin Dışına Çıkmak” başlıklı konuşmasının tam metnidir:

Zaman hızla akıyor, ömür geçiyor. Hayatımızdan fazlalıkları çıkarıp en iyi ve en doğruya odaklanmak; yıllar süren uğraşımızın meyvelerini hem görmek hem göstermek istiyoruz.

Hem Allah'ın rızasını kazanmak hem insanların takdirini istiyoruz. Yaş ilerledikçe, bize iyi gelen şeylere — sağlığımıza, maneviyatımıza — yer açmak istiyoruz. Çok şey mi istiyoruz?

Ailemiz yanımızda olsun, rahatımız bozulmasın istiyoruz. Hayatı kolaylaştıran teknolojilerden en iyi şekilde yararlanmak, konforlu bir hayat sürmek istiyoruz. Ama dinimizi de en güzel şekilde yaşamak, ibadetlerimizi güven ve huzur içinde yapmak istiyoruz. Çok şey mi istiyoruz?

Öte yandan, ailemiz bizim başarılı ve güçlü kadınlar olmamızı istiyor ama eve geldiklerinde rahat, tatil gibi günler geçirmek istiyorlar. Çok şey mi istiyorlar?

Radikal İslamcılar bizi aşırı esnek bulup daha katı kurallar işletmemizi salık veriyorken sekülerler bizi çok katı ve tutucu buluyorlar, daha esnek ve rahat giyim ve yaşam tarzları tavsiye ediyorlar. Öyle bir yerdeyiz ki…

Burada yaman bir çelişki beliriyor: Dünya nimetlerinden ve konfordan en çok faydalanan dindar kardeşlerimiz, özellikle sivil yapılardaki ve vakıflardaki insanlar, yönetim ekibinin kendileri yerine münzevi bir hayat yaşamasını, yani onlara eskiyi hatırlatacak bir zahitliği sürdürmesini bekliyorlar.

Çelişkiler ve beklentiler bir tarafta dursun bu sorularımıza cevap bulmaya çalışalım program boyunca: Hayat nedir sorusuyla başlayalım ve sorunun cevabını kendimiz verelim. Cevabı verirken şunları göz önünde bulundurmayı ihmal etmeyelim: Hayat bir tercihte bulunmak ve bu tercihlerin sonuçlarıyla yüzleşmektir. İnsan yaşamı iki zeminde konumlanır: Beden ve ruh, yani biyolojik varlığımız ve metafizik varlığımız. Kendimizi hangi zeminde kurgularsak o yönde bir şahsiyet kazanırız.

Hayata dair iki farkındalık düzeyi vardır: Birinci düzey akıl ve irade sahibi bir varlık olduğumuzu anladığımız an (Hayy bin Yakzan), ikinci düzey akıl ve irade sahibi olmanın önemini anladığımız an. Bu ikinci farkındalık türü olmazsa hayata bir insan olarak katılmak mümkün olmaz, hayatı bir özneden ziyade kararları başkaları tarafından alınan bir nesne olarak yaşarız.

İşte AKADDER üyesi olan kadınları bu özgürlük bir araya getirdi ve ortaya çıkardı. Okuya okuya, sorgulaya sorgulaya, araştıra araştıra bu zamana geldik.

Geçmişte; geleneklerimiz, kültürümüz, ailemizin yaşam tarzı… Kısaca neredeyse her şeye karşı çıkarak yeni bir model oluşturduk. Kınandık, dalga geçildik ama bir köşeye çekilmedik. Çıkarcılığın ve gösteriş merakının rutin haline geldiği bir çağda çıkarsız, menfaatsiz, gösterişsiz, yalnızca insan olduğumuz için, o zamanda o işi öyle yapmak gerektiği için beklentisiz bir şekilde doğru olanı yapmaya çalıştık. İnisiyatif aldık.

Kur’an’ın tarif ettiği insan modeli de özgür, inisiyatif alabilen sorumlu bir insan modelidir.

Bu yüzdendir ki Kur’an‘dan hangi sureyi hangi tefsiri okursak okuyalım, bize mutlaka bir sorumluluk yükleyen ayetlerle karşılaşırız.

Sıradan insanları vakıf, dernek ve hayır kurumları çatısı altında birleştiren, bir hayırsever kılan en çarpıcı ayetlerden biri de Maun suresinde geçer; ayette yetimi iten, yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen, namazını gafletle kılan ve gösteriş için ibadet eden kişinin hali anlatılır.

Bu ağır ithamlar ve uyarılar bizi harekete geçirdi ve “Ben bu kategoride olamam!” diyebildik. “Namaz kıldığı ve görünüşünde dindar olduğu halde ihtiyacı olan birini görmezden gelemem” diyebildik ve tek başına yapamadığımız işleri bir grupla yaparak büyütmeye çalıştık. Rutini bozarak rutinin dışına çıktık.

Modern yaşamın tüm cazibesine rağmen rutinimizi değiştirdiğimiz, tek tipleşen sıradan olan bir yaşamı radikal bir şekilde değiştiren bir hayat tarzı, bir yaşam tarzı…

Aşikardır; kainatın tüm varlıkları, ağaçlar, bitkiler, hayvanlar kendilerine biçilen rolleri yaşarken biz insan olarak canlı olarak tüm yaratılmışlardan ayrışırız, akışın dışına çıkarız. İbadeti de böyle tarif ederiz; bilerek, isteyerek ve Allah’ın huzurunda durarak insanlaşırız.

Ömürlük rutinin dışına çıkarak Hac yaparız; bir mola vererek hayatın nasıl gittiğine bakarız. Dışarıdan, yukarıdan kendimize bakarız.

Yıllık rutinimizi bozarak sıradanlaşan, tek tipleşen günlerimizi, gecelerimizi radikal bir şekilde değiştiririz; Ramazan'ı yaşarız, tüm arzularımıza kilit vururuz, hayatımıza bakar ve sorarız:

"Açken ben, ben değil miyim? Değilsem nasıl bir insan oluyorum?” Buradan yola çıkarak malla mülkle aramıza mesafe koyarız: “Sahip olduklarım olmadan ben ben miyim, kendimi kaybediyor muyum, elimdekileri bırakabiliyor muyum?”

Ramazan ve oruç yine birer ibadet olarak bedenin ruh üzerindeki etkisini kırarak ruhu yüceltmek; açlıkla başlattığımız bu işi diğer tüm tutkularımıza uygulayarak yardımla, infakla mülkiyet tutkusuna sınır çizmek, buğday ambarında kendimize yer açmaktır. 

Varlığımızı ortaya koyduğumuz tüm tutkularımızla; sağlık, temizlik, aileye, çocuklara düşkünlük, başarı tutkumuz; bizi ele geçirmiş mi? Sahip olduklarımız bize sahip mi olmuş, yoksa bunlara mesafe koyduğumuzda yaşayabiliyor muyuz?

Açken sen sen değilsin.

Ailen olmadan sen sen değilsin.

Gösterişli, güzel kıyafetler olmadan sen sen değilsin.

Temizlik ve düzen olmadan sen sen değilsin.

Alıştığın korunaklı alanın dışına çıkınca sen sen misin, ben ben miyim bakalım.

İşte ibadet, akıllı olmanın bir neticesi; insan olmak için sıradanlığı bozarız.

Kötülüğün sıradanlığını bozarız, insan olmak için. 

Ahlaksızlığın, alışkanlıkların, vurdumduymazlığın sıradanlığını bozarız. 

Küçümsemenin, aşağılamanın…

Sıradanlığını bozarak insan oluruz, yardımsever oluruz. Vakıfçı, dernekçi, sivil toplumcu…

Ama burada Ekrem Demirli'nin "tehlikeli ibadet" dediği bir tuzak beliriyor:

Veren el olmak, hayırsever olmak,

Anlatan ve öğreten hoca olmak güzeldir.

Ancak tam burada, ibadetle tutkularımızdan arınacakken başka bir tutku ediniriz — yetimlere, mültecilere, yoksullara yardım ulaştıran bir kahraman, bir kurtarıcı olma tutkusu.

Kurtarıcı olmak ideal ve güzel ama kurtarıcıyı kim kurtaracak?

Vakıfta yaptığımız gönüllülük eğitiminde kurtarıcılık ile yol arkadaşlığını konuşmuştuk. Peki biz hangi roldeyiz?

Bu tehlikeli ibadetten nefsimizi koruyalım, zaaflarımıza yenilmeyelim istedik ve şöyle bir çözüm bulduk: Alan el ile veren el arasında köprü olmak.

Tamam, kendimizi ön plana çıkarmadan kurum üzerinden hareket edelim; insanları yalnızca kendimize bağlamadan, bize minnettar bırakmadan ders anlatalım, yardım yapalım, infak yapalım.

Bu sefer köprü olmakta bir sorun ortaya çıkabiliyor. “Köprüde ev yapılmaz” demiş İbn-i Arabi. İsmet Özel de “Köprüde ağaç yetişmez” demiş. Dünya bir köprü. Dünyadan kayıp gidiyoruz. Ne kadar sevsek de gideceğiz, kalıcı değiliz. Ama biz ağaç da yetiştirmek istiyoruz ev yapmak, kalıcı bir eser de bırakmak istiyoruz. Yine yaman bir çelişki içerisindeyiz. Kalıcı işler bırakıp gitmek istiyoruz. Yaş ilerledikçe daha çok bunun derdine düşüyoruz.

Güzel şeyler yaparken birdenbire durup kendimize bakacağız: Ne yapıyoruz, nereye gidiyoruz?

Sinan Canan hayatın anlamı kitabında şöyle demişti: “Yıllarca hiçbir görüşü değişmemiş bir insanın beyin ölümünün gerçekleştiğini söyleyebilirim. Sabit bir fikri muhafaza etmek aslında ciddi bir enerji gerektirir.”

Deprem zamanında bu söylemi çok anlaşılır bir şekilde ifade etmiştik. Depremin ilk günleri ekmek acil yardımken üçüncü ve dördüncü gün fırınlar çalışmaya başladıktan sonra kamyonlarla gönderilen ekmekler çöp olmuştu. Depremin birinci haftası battaniyeler ve elektrikli sobalar acil ihtiyaçken bir ay sonra anlamsız birer yüke dönüştüler. Çadırlar acil ihtiyaçken, birkaç ay sonra çevreyi kirleten, yaşamı zorlaştıran malzemelere dönüştü. Ama bunu takip edemeyen insanlar hala ısrarla aynı yardımları göndermeye çalışıyordu.

Kendini sorgulamayan, eleştirmeyen ve değiştirmeyen insanlar, depremin birinci ayında ekmek, birinci yıl dönümünde çadır ve su göndermeye çalışan insanlara benziyorlar.

2000 yılından beri hep birlikte kurgulayıp çalıştığımız, tüm Türkiye'ye rol model olan "Evde Karakter Eğitimi" çalışmasını uzun yıllar devam ettirdik.

O dönem için büyük bir ihtiyaç olan çocukların din eğitimi, şu an Milli Eğitim'in okullarında ve Diyanet'in kurslarında daha profesyonel ve güzel bir şekilde yapılıyor.

Ama tabii ki bu bizim derneklerimizde ve vakıflarımızda yaptığımız çalışmaların önemini azaltmıyor; hatta maalesef son dönemde ihtiyaç daha da arttı.

Tam da insanlar artık böyle bir çalışmaya gerek var mı derken -keşke böyle acı bir şekilde olmasaydı- Maraş ve Urfa’da çocuklar tarafından gerçekleştirilen okul katliamları çocuk ve ailelere yönelik çalışmalara ihtiyacı gün yüzüne çıkardı.

Bu acı olay üzerinden henüz birkaç hafta geçti ve  bu konuyla ilgili farklı kurumlarda onlarca toplantı yapıldı. “Nasıl bir çözüm üretebiliriz, ne yapabiliriz” diye sorduk. Geçen hafta büyük aile platformu ile yaptığımız toplantıda konuştuğumuz konulardan bahsetmek istiyorum: 

Üner Karabıyık telefon, tablet ve TV’yi bermuda şeytan üçgeni olarak tanımlıyor. Bu üçlü evde çıkardığı fırtına ve sebep olduğu manevi erozyon ile aile fertlerini birbirinden koparıyor.

Mafya dizisi bağımlısı babalar, ahlaksızlıklarla dolu dizilere bağımlı anneler, gündüz kuşağı bağımlısı yaşlılar, ekranların emzirdiği bebekler…

Önemli nokta şu: Bu dijital anafor çocukları seküler ve dindar diye ayırmıyor. Maraş örneğine bakalım; sözde en bilinçli ve eğitimli görünen ebeveynler bile bu bermuda şeytan üçgeninin içinde kalıyor. Yalnızca Milli Eğitim müfredatına uygun eğitimin çocukların ahlaki gelişimi için yeterli olmadığını bu acı olayla tecrübe ettik. 

Bin nasihat bir musibetten faydalı olamadı.

Birçok toplantıda çözüm önerileri olarak yaptırım ve cezaların artırılması önerisi geldi. Kendi içimizde ahlak pusulaları oluşturmadan artırılan cezalar ve çoğalan cezaevleri bir işe yaramayacaktır.

Bu çalışmada bizim de içinde olduğumuz aile platformu anne baba ve çocukların katıldığı bir dijital eğitim planlıyor. Sanal dünyadan çocukları çıkarmak için 3 maddeli bir formül öneriyor:

1- Yasaklayıcı değil sorumluluk çağrısı yapan

2- Ayrıştırıcı değil ortak paydada buluşturan

3- Tepkisel değil yapıcı ve çözüm odaklı

Bu çalışmaları milli eğitimde ve birçok farklı kurumda yaparken yine bir çıkmaza girdik. Bunu tüm topluma ve halka indirmek için sivil topluma büyük bir görev düşüyor.

O çocukları gönüllü olarak ekranların başından ancak bizler kaldırabiliriz. Vakıflarda ve derneklerde, arkadaşları ile oyun oynayıp eğleneceği, hocası tarafından takdir edilip veya uyarılıp yönlendirilebileceği ortamları ancak biz oluşturabiliriz.

Şimdi burada toplanmışken psikologlarla, sosyologlarla bu dijital eğitimleri önce kendi eğitimcilerimize, sonra da diğer insanlara nasıl vereceğimizin planını yapmalıyız.

Nereden alıyorduk çalışma azmini, gücünü? Tüm engellere ve tüm caydırıcı unsurlara rağmen zor bir hayatı tercih etmek, sürekli bir mücadele içinde olmak…

Bana öyle geliyor ki gücümüzü okumalarımızdan alıyoruz. Ama pek çok insan okuyor. Ne değişiyor?

Bilgisini artırmak için, kendine yatırım yapmak için, çıkar ve menfaat odaklı okuyanlarla okuduklarını kalbine indiren, davranışa dönüştüren, tartışa tartışa sorgulayan, bir değere dönüştüren insanlar arasında fark olmalı.

Bir merkezden gelen emirlerle koordineli hareket etmedik, etmiyoruz. Bu farkı anlamakta zorlananlar var.

Dünyayı ve medyayı okuyarak trendleri takip ederek "nasıl bir faydaya dönüştürebilirim" diyerek iş yapanlar var. Diğer taraftan kendi çocuklarını, etrafındaki çocukları düzenin çarkına terk etmeden nasıl daha iyi yapabiliriz diye mücadele eden bir grup var.

Kendi gözleriyle gördüğü mültecilerin çaresizliklerine, arayışlarına, dertlerine derman olmaya çalışan insanlar var. Hayatın içinde, halkın arasında, mahallenin ortasında, toplumdan kopmadan bir hayat yaşayınca yetimlerin, ihtiyaç sahiplerinin feryatlarını, acılarını duyarak "bana ne" demeyen, inisiyatif alıp çözüm üreten kadınlar var. İşte farkımız bu.

Gösteriş yarışından yorulduk. İki dünya arasında, tam kıyıda duruyoruz. Bir tarafta kim daha güzel yemek yapar, kim daha güzel giyinir, kim daha güzel ev dizayn eder, kim daha güzel arabaya biner yarışının sürdüğü bir yaşam tarzı; diğer tarafta nasıl bir değer üretebilirim, hangi salih amelle dünyayı ıslah ederek ahiretimi de kazanabilirim çabası ve mücadelesi…

Konuşmanın sonuna doğru, her zaman olduğu gibi, tefsir derslerinden bir alıntıyla bitirmek istiyorum. Musa ve Hızır kıssasını çok zevk alarak hep birlikte işledik ve şöyle bir sonuç çıkardık: Kıssanın gerçekte yaşanıp yaşanmadığı önemli değildir.

Hızır'a sınırsız övgü ve hayranlık duymak yerine "her birimiz nasıl Hızır adayı olabiliriz?" sorusuna odaklandık yani Hızır üzerinden nesneleşen bir menkıbe değil sorumlu bir özne olarak kendimize odaklandık.

İbn-i Arabî, Hazreti Hızır'ın kim olduğunu anlatırken evrensel ahlakın kurucu ilkesi olarak belirlediği beklentisizlik kavramı üzerinde durur.

Allah'ı bilmek, hakikati bulmak, beklentisizlik kavramıyla mümkündür der ve bunun için şu hikayeyi anlatır: Çok zorlu bir savaşın ortasında ordu çözümsüz kalır ve tıkanır, çok zorlu badirelerden geçerek orduya su getirmek gerekir. Bu göreve kimse talip olmaz. Yalnız bir tabur askerin arasında bir er, beklentisiz, ve cesur ve sessizce gider ve âb-ı hayat'ı — bengisuyunu — getirir. Sonraki askerler de suyu bulmak ister ve dener; ama hiçbiri bulamaz. Çünkü bengisu, beklentisizce hizmet eden insanların ulaşabileceği bir mertebedir. İşte Hızır, bu hikayedeki âb-ı hayata ulaşma ahlakının ideal temsilcisidir.

Ahlaki eylemi ticaretten ayıran şey, beklentisizce yapılmasıdır. Fârâbî erdemi, bir ön fikir olmaksızın, şart koşulmadan sırf doğru olduğu için yapmak olarak açıklar. Biz de tüm hayatımıza ve yaptığımız işlere bakalım: Hayatımız boyunca bize açılan kapıların, hesapsız ve beklentisiz bir şekilde, gönüllü ve samimiyetle yaptığımız işler olduğunu göreceksiniz.